
Bir şehir ki, herkes birbirinin arkasından konuşuyor. Kimse kimseyi beğenmiyor. Şehirde fikir üretimi sıfır, dedikodu, yalan iftira ise tam gaz…
Öyle ki, şehri yönetenlerin bir kısmı bu dedikodulara göre hareket ediyor. E , öyle olunca prim yapınca yalan- dolan – dedikodu biter mi, artıyor da artıyor.
Rantlar – çıkarlar – menfaatlar kol geziyor…
Ama çok kibar insanlar yaşıyor bu şehirde, yüz yüze geldin mi, herkes dost- kardeş, herkes yüze gülüyor, dön git arkanı bak bakalım kaç hançer saplanmış sırtına.
Sonra bazı aksaklıkları bazı eksikleri var bu şehrin.
Yapılması gerekip yapılmayanları var, yapılmaması gerekip yapılanları var…
Hep sürünceme de kalan esaslı konuları var…
Ama sorsanız siyasetçisi- bürokratı- iş adamı- vatandaşı herkes memleketi düşünüyor, Herkes, her şeyi şehrin çıkarları için yapıyor, herkes Vatan –Millet- Sakarya yani.
Ama herkeste biliyor ki öyle değil kazın ayağı.
Hemen her kurumda yerleşmiş bir adamcılık belası mesela. Birilerinin, bir yerlerin adamı değilsen çöpçü- temizlikçi bile olamıyorsun bu şehirde.
Arsızlık- hırsızlık – terbiyesizlik yapanların adam yerine konulduğu, el üstünde tutulduğu, namusluya- dürüste – efendiye afedersiniz salak gözüyle bakılan bir şehir olur mu? Şehrin imkanlarını sömüren, şahsi menfaatinden başka hiçbir şey tanımayan birilerinin sözünün geçtiği bir şehir olur mu ? (Kendime not. Çokta gaza gelme olur mu?)
E, vatandaşlarda çıkıp soruyor? Bu memleketin sahibi kim, bu memleketin sahibi yok mu, diye ?
Sait Faik Abasıyanık’ın, ‘Alemdağ’da Var Bir Yılan’ öyküsünde ‘”Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey’ dediği gibi. Sevmekle başlar aslında her şey, insanını ve şehrini sevmek…. Şehrini sevmek denilince Vizontele filmindeki, çok beğendiğim, hani hastası olduğum şu replik gelir hep aklıma.
“İnsan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan. Ama biz biliriz ki bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir. Burayı seversen, burası Dünyanın en güzel yeridir. Ama Dünyanın en güzel yerini sevmezsen, orası Dünya’nın en güzel yeri değildir…”
Önce birbirimizi ve şehri sevmeliyiz yani, farklarımıza tahammül etmeliyiz. Ayırmamalıyız- ayrılmamalıyız. Kökeni neresi olursa olsun aynı havayı soluyan, aynı suyu içen, aynı şehrin çocuğu olduğumuzu kabul etmeliyiz. İsteklerimizin, taleplerimizin ve şehrin önceliklerinin çözümü için kimseye topu atmadan, yan gelip yatmadan, armut piş ağzıma düş demeden, şunu-bunu suçlamadan, mücadele etmesini, haklarımızı aramayı bilmeliyiz. Hakkını savunmasını bilen bir toplum, saygınlığı da hak eden bir toplum olur.
O bilinç düzeyine vardığımızda anlayacağız ki, kendimize sahip aramamıza, şehre sahip aramamıza gerek yok. Sahip ararsanız birileri gelir sahiplik iddia eder bu şehrin sahibi benim der, o zaman siz yok olursunuz.
Bu şehrin gerçek sahibi, fabrika da çalışan bir işçi, torununa kazak ören bir emekli büyüğümüz, domates – patates eken köylü, istihdam oluşturan iş adamı, sokaktaki ayakkabı boyacısı vs .vs. Sen- ben- biz, hepimiziz yani.
Bize de, şehre de başka efendi, başka sahip gerekmez. Şehrin sahibi yok mu demeyi bırakmalıyız artık. Başımıza sahip istemekten vazgeçmeliyiz. Şehirde bizim, sahibi de hepimiziz, bunu anlamalıyız.
Mehmet Akif Ersoy’la bitireyim “ Sahipsiz olan memleketin batması haktır / Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır”
Not: Yukarıda anlattığımız memleket bir memlekettir yani. Neresidir bilemem, bir yer adı vermedim sonuçta…
*****
Buradan bir ters köşe yapalım. Çünkü yazı burada bitmiyor, burada başlıyor aslında. Şimdi yukarıdakileri okuyanların bir kısmı beğenecek. Siyasetçilere, idarecilere amiyane tabirle çakmış falan diye düşünecek. Öyle değil aslında…
Yazının başrolu sen, ben, hepimiziz.
Hep eleştiren, hep suçlayan, hep sorunları öne çıkaran, hep beğenmeyen, ama hiç bir konuda çözüm için tek bir adım atmayan, yapılan iyileri- güzelleri ve gayretleri görmeyen, takdir etmesini bilmeyen, hepimiz.
Suçlamak kolaydır çünkü, yaftalamak, kötülemek çok kolay. Eğer bir şehirde işler iyi gitmiyorsa, sorun varsa ve suçlu aranıyorsa o şehrin insanı aynaya bakmalı. Kötü- yanlış dedikleriniz gökten zembille inmedi, uzaydan da gelmedi. İçimizden çıkmış insanlar. O zaman sen- ben- biz neysek bizim bağrımızdan çıkan da o olur.
Yani öyküdeki gibi, havuzu suyla dolduran o şehrin insanlarıdır. Süt dolu havuz beklemelerine gerek yoktur.
Sütle doldurulamayan havuz öyküsünü duyanlar vardır. Duymayanlar için yazayım.
“Yöneticinin birinin yaptığı işler beğenilmiyormuş. Orada yaşayanlar yöneticinin doğru işler yapmadığını , dürüst olmadığını, hilekar olduğunu düşünüyormuş. Bir gün bir cesaret toplanmışlar Yöneticinin huzuruna çıkmışlar. Düşüncelerini söyleyip yöneticinin şehirlerinden gitmesini istemişler. Yönetici şehrin halkını evinin bahçesinde toplayıp onlara;
” Evimin bahçesindeki şu kocaman boş havuzu görüyorsunuz ? Bu gece hava tamamen karardıktan sonra, kimse diğerini görmeyecek şekilde sabaha kadar herkes bir kova süt getirerek bu havuza döksün ve sabah kalktığımda havuzu süt ile dolu olduğunda ben de yöneticiliği bırakıp buradan gideceğim.” demiş
Hava kararmış gece olmuş. İnsanlar nasılsa diğerlerinin kendilerini görmediğini bilerek ” Nasıl olsa bu havuza herkes bir kova süt dökecek, benim bir kova su dökmem bir şey değiştirmez.” diye kovayla suyu dökmüşler.
Nihayet sabah olup gün ağardığında, hilekar- düzenbaz dedikleri o yönetici ile vatandaşlar havuzun başına gelmiş ve bakmışlar ki havuz da bir kova bile süt yok, havuz tamamen su ile dolu.
Mesele budur , yani.
İlginizi çekebilecek bazı haber ve köşe yazıları
Çaylı: Karalama İnsani Vecibelerle Uyuşmaz

GENEL
10 Mayıs 2026GENEL
10 Mayıs 2026GENEL
10 Mayıs 2026GENEL
10 Mayıs 2026GENEL
10 Mayıs 2026GENEL
10 Mayıs 2026GENEL
10 Mayıs 2026Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.